Manisadasondakika.com, manisahaberi, manisahaber ,  manisagündem, manisaajanhaberleri,  manisakazahaberleri, manisadadeprem,

GEDİZ Kıyılarında Bir Zamanlar-5

(Kahramanımız Okul, arkadaş ve ailesini bize tanıtmaktadır. Okul sonrası eve gitmiş; Ağabeyiyle konuşmasından sonra tekrar Gediz’e doğru gitmeye gezmeye çıkmıştır. Selim, çevresindeki insanları ve doğayı anlatmaya devam etmektedir. Yolda Çoban Ali’yle karşılaşacaktır.)
                                                                                                         =5=
Kır gezileri vazgeçemediğim eğlencemdi. Özellikle sazlıkların arasına tünemiş karabaş ördekler, kazlar ilgi alanımdı. Eski çağ tanrılarından Poseidon, Gediz’ in ruhunu rahat bırakmam için benimle al takke ver külah pazarlığa girişseydi, Havaii Takım Adalarından birkaç altın kumsalı, yağmur ormanlarından üç dört tepeciği ve o çok sevdiğim yaban ördek etlerinin soframdan eksik olmamasını sağlaması gerekirdi. Tabii bu arada diğer Tanrıların içişlerine karışmasıyla ilgili tasarrufu beni ilgilendirmezdi! Ben hoyrat yüreğimi dizginlemekle yeteri kadar fedakârlık yapmış değil miydim? Yoksa yarı belime dek suya girmekten ve ördekler için pusuya yatmaktan beni kimse alıkoyamazdı. İşte insanın Tanrılar karşısındaki gücü: Açlık ve yaramazlık! O gün akşamüstü hem hınzırlığım yerindeydi hem de açtım. Akşama zaman vardı. Birkaç bisküviyle midemin gurultusunu bastırıp Gediz’ in bataklığına dalmaya gittim.
Daha önce de söylemiştim Gediz’ de avlanmanın da yüzmenin de bir tecrübesi vardır; taban kumu altınızdan kayar gider de açığa sürüklendiğinizi yine de anlamazsınız. Sanırsınız ki kıyının yanındasınızdır; yaban sarmaşıklarını tutar gibi dibe elinizi batırır ve boy vererek kurtulacağınızı umarsınız. Böyle ölümleri gördüm. Bu nedenle yalnız başına Gediz’ e girilmez. Birbirinizden uzaklaşarak da yüzmeye kalkamazsınız. Suyun üstünde uzanıp tutacağınız bir güvenceniz yoksa, ya da ip gibi belinize bir kuşak geçirmeden suya girerseniz işiniz Allah’ a kalmıştır. Ben de böyle yaptım; kemendi belime iyice oturttum ve sazlıkların arasına daldım. Çömelir gibi durdum ve aklımdan, ‘’suyun içindeyim, üşümem gerekir!’’ düşüncesini savdım, sanki ılık suyla dolu bir küvet içinde olduğumu hayal ettim. Kuşlar ürkekti. Dikkatli olmalıydım. Başımı suyun üstünde tutup sessizce, kıpırdamaksızın av bekledim. Biri tam önümdeydi; kanadı hafif kalkık, her an uçmaya hazır şıp şıp dolanıyordu. Çakımın ucunu suyun altında şöyle bir gösterdim. Önce ürktü, diğerlerini uyardı; ötekiler perdeli ayaklarının çırpmasını hızlandırır gibi yaptı. Arkalarından gelen olmayınca gözlerini şavka diktiler. Nihayet çakımı balık sanan biri elime düştü. Hemen kanatlarını bağladım. Sudan çıkmamla birlikte çıngırak seslerini duydum.
Gelen Çoban Ali’ ydi. Benim gözümde civarın en sevimlisi delikanlısıydı o. Aramızdaki yaş farkı yedi yıldı. Ama ona ağabey demezdim, adıyla hitap etmemizi isterdi hep. Birbirimizle çok iyi dosttuk. Önünde sürüklediği bir düzine koyun kuzu yanında beş altı keçiye bakıyordu. Aralarında Hasan Amca’ nın hayvanları da vardı. Hasır şapkası alamet- i farikasıydı, bir de heybesi. Kumandasını orada saklardı. Sıska ve benden uzun biriydi. Yaratılış icabı dışarıya karşı tutuk ama geniş yürekli biriydi; hiçbir şeye sıkılmazdı, ya da dert ettiği meselelere başkalarını ortak etmekten kaçınırdı. Karşıdan adımı seslendi. Kuzulardan üçü beşi ondan erkenciydi.
‘’Çoban Ali koyunlar tamam mı?’’ dedim, ‘’Bir koyun eksik görünüyor buradan.’’ Şakacı biriydi, çobanlıktaki beceriksizlik en ağırına giden bir şeydi; kafileyi durdurdu. Hayvanları göstermelik saydı. ‘’Yalancı sen de!..’’ Ardından o ünlü kahkahasını saldı. O kadar ki civardaki sülünler, kuşağımda iki seksen yatan dostlarının başına gelenden daha büyük bir felaketle karşı karşıya kalmış gibi ürküp uçuştular. Sığırtmaç yanıma geldiğinde okkalı bir toka yaptık. El ense çekmesine hazırlıklıydım; ben de ayaklarımı yere sağlam basardım. Yine tuttu çekti beni. Yine ellerimi kanatlı kuş gibi bir aşağı bir yukarı kaldırdı. ‘’Ulan daha bir erkek olmuşsun!’’ dedi. Koyunları ayırdı birbirinden, çıngırakların sesi kesildi, birkaçı uzanıverdi.
‘’Çoban Ali,’’ dedim hemen, ‘’Yanında mı?’’ ‘’Ne yanında mı?’’ Elimi açarak ‘’resim resim,’’ diye ekledim. Biliyordum, ne anasının gözüydü Çoban Ali, konuyu nereye getirdiğimi biliyor ama anlamak için nazlanıyordu. ‘’Hadi göster şunu,’’ dedim.
‘’Ha, tamam. Hey! Valla iyi ki hatırlattın; gel gel!’’ Sonra yolun kıyısındaki ağacın dibine, soğuktan gelip tüylü yünler arasına girmek isteyen bir kedi gibi atladı. Onun neyi hatırladığını, benim de onun neyi hatırlamasını istediğimi biliyorduk; bazen sırf ‘hatırlatmak‘ için bu ağacın dibinde, berbat havalarda bile beklediğim olmuştu. Sonra da hiç nazlanmadan, ben olsam biraz nazlanırdım, hemen kazağının altında elini atıp, ‘’Hoop!’’ diyerek bir magazin dergisi çıkardı. Hemen, ‘’Sayfaları buruşturma!’’ dedim ve elindekileri almak için atıldım. O hemen, ‘’Dur bakalım.’’ diyerek kolunu kenara çekti. Yana döndü. Gülerek ve biraz da böyle davranmasının pek arkadaşça olmadığını da bilerek, para kesesinin görünmesini istemeyen cimri bir adam tavrıyla sayfaların arasından birini çekti aldı. Ötekileri bana verdi. Özür diler gibi, ‘’Kusura bakma’’ dedi, ‘’karıyla anlaşmamız var. Ben ona, o bana ait. Yani yalnızca bu sayı için, diğerleri sende kalabilir.’’
‘’Kim o? Versene Ali.’’
‘’Ulan bir dakika rahat dur, bırak onu be!’’ Aramızda itişip kakışırken yavru kedilerin oynaşması gibi yerde yuvarlanmaya başladık. Ali, yerini belli etmek için kolunu suyun üstünde tutmaya çalışan deniz kazazedesi gibi çırpınıyordu. Benim durumumu da annesinin sırtına binmeye çalışan tavşan yavrusu gibi düşünün. Evet, boylu olduğu için biraz zorladığım söylenebilir, ama benden kurtuluş yoktu! Nihayet ucu biraz yırtılmışsa da resmi ele geçirdim. Görüntüdeki kadın banyodan çıkmaya hazırlanan bir artisti. Gözler, dudaklar bir içim suydu. Ardından buğu tütüyordu. Küvetten adımını henüz atmıştı. Yırtmacı ta oraya dek açılıyordu; dipte sadece koyu bir gölgelik vardı.
‘’Ali, bu resmi ağabeyime göstersek öncelikle ne düşünür biliyor musun?’’ diye sordum.
‘’Bana bunu yaparsan seninle ömür boyunca konuşmam!’’
‘’Biliyorum. Ama sen yine de söyle. Bu resme baktığında o ne der?’’
‘’Ama resmin bizden geldiğini bilmeyecek değil mi?’’
‘’Seninle de konuşulmuyor. Bak sevgili Ali Ağabeyim, senin en yakın arkadaşın, benim asıl ağabeyim bu resme baktığında şıpadanak söyleyeceği tek şey şudur, ‘’Yazık! Duşu açık unutmuşlar’ dır.’’
‘’Suyu mu açık unutmuşlar!!’’
Sonra Bremen Mızıkacılarının toplu kahkahasını bile geride bırakacak coşkuyla, karnımızı tuta tuta güldük. Ali hemen elini koluma uzatıp, ‘’Abin bilmeyecek değil mi,’’ diyerek tuttu; ‘’Hani güldük ya.’’ ‘’Bilmez, bilmez,’’ dedim. ‘’İyi.’’ Şimdi de hafif başı dönük, ‘’Atıştıracak bir şeyler var mı yanında’’ diye sordu. ‘’Bugün azığım yetmedi. Akşama daha zaman var.’’
Arkama sakladığım diğer elimi gösterdim. İri kıyım sülünü görünce garibin ağzının suyu aktı. ‘’Çok iyi bir avcısın sen ya! Akşama ziyafet var desene.’’
‘’Sen de gel’’
‘’Valla gelirim. Evdekiler bir şey demez değil mi?’’
Burada ev halkı için çoğul konuşmasının nedeni annemin onu kabul edip etmemesi ile ilgili değildi. Böyle bir şey düşünülemezdi. Dostlara kapımız her zaman açık olduğu gibi, pek varlıklı değilsek de, toplumumuzun geleneksel değerlerinden olan konuğumuza bir şeyler ikram etme, yedirip içirme alışkanlığını ısrarla devam ettirirdik. Ali, ağabeyim Mustafa’ ya aklını takmıştı! Onun ağır hareketlerine, bilgiç sözlerine, konuları düşünüş açıklayış biçimine ve daha çok da söyleyemedikleriyle ermeğe başlamış bir insan olduğuna inanmıştı. Onu yere göğe sığdıramıyordu. Ağabeyim geçen sömestrler, okuluna, Hasan Amca’ ların evinde kalarak devam etmişti. Ali, bunu hatırlatarak onunla pek çok defa karşılıklı konuştuklarını, ondan pek çok şey öğrendiğini söylerdi arada bir. Onu tanımanın kendisi için bir şans olduğuna inanmıştı. Acaba Ağabeyinin akşam için başka planları var mıymış, diye sordu bana, ‘’belki ders çalışır belki kitap okur, ya da ….’’
Ben sözünü bölerek, ‘’Bu hayvanı yemek istiyor musun, istemiyor musun?’’ diye sordum. ‘’Bugün haftasonu. Ders varsa bile sonraya kalabilir. Bırakmadı diyelim; o halde bıraktırırız be Ali ağabey!’’
‘’Bana ağabey deme A! Şunun şurasında hepimiz kardeşiz.’’
‘’Ne diyeyim?’’
‘’Sen bana bakma. Ara sıra ağabey desen de olur. Hadi eve birlikte gidelim. Seni orada bırakayım.’’
‘’Yo! Bu yiyecek neyimize yeter. Biraz aşağıda kuytu bir yer var. Bir de orayı deneyeyim”
Arkası Yarın…

06 Haziran 2016 - 14:55 'de eklendi ve 1283 kez görüntülendi.
Etiketler :
12.05.2018 TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ 12.05.2018 TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ
30.04.2018 TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ 30.04.2018 TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ
23.04.2018 TARİHLİ  MANİSA’DA  SON DAKİKA GAZETESİ 23.04.2018 TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ
19.04.2018 TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ 19.04.2018 TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ
13.04.2018TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ 13.04.2018TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ
22.03.2018 TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ 22.03.2018 TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ
SON DAKİKA HABERLERİ
google5ddbd6b0541026f5