Manisadasondakika.com, manisahaberi, manisahaber ,  manisagündem, manisaajanhaberleri,  manisakazahaberleri, manisadadeprem,

GEDİZ Kıyılarında Bir Zamanlar-4

(Kahramanımız 1970’li yıllardaki Okul, arkadaş ve ailesini anlatmaya devam etmektedir. Okul çıkışı evine doğru gitmektedir. Ağabeyi bahçede oturmaktadır. )
=4=
Ağabeyim okulda olması gerekirken burada bulmam beni çok şaşırtmıştı. Ses ettim, duymazlıktan geldi. Annem mutfak penceresinin arkasından bana işaret etti. Ben de doğruca mutfak penceresinin dibine gidip, ne olduğunu sordum. Annem, ‘’soramadım da; sordum da üstüne gidemedim. Sanki beni görmüyor, duymuyor. Öğretmenlerinden azar işitmiş olabilir mi? Ağzını bir ara bakalım.’’
Bunun üzerine çantamı bir yana fırlatıp, telaşla, ‘’Ağabey,’’ diyerek karşısına dikildim. Bağırdım.‘’Ağabey!’’ Cevap yoktu. ‘’Ağabey.’’ Yanına oturdum. Kestane rengi saçları arasına elini dolaştırmasından durumunun iyice bunaltıcı olduğunu anlamıştım. Yoksa sapanın bıçağını tek elle ellememem için beni defalarca uyarırdı. Bu baltayı tek elle kavramak gibi bir şeydi ve ağabeyim, kaza olmaması için bazı incelikli konuları ayrıntılarıyla hesap etmenin uzmanıydı.
Başımı alttan getirip yüzüne baktım. ‘’Ne oldu? Neden benimle konuşmuyorsun?’’ diye sordum.
O da şöyle bir baktı bana; sevgiyle elini elimin üstüne koydu. O anki duygularımı sizlere olanca açıklığıyla anlatabilmek isterdim, ama anlatamam.  Kardeşlikten öte bir şey olur mu? Olur. Onun gözlerine baksaydınız siz de anlardınız; bu benim için öyle bir merhamet dileyen ve iyilik adına ruhunu şeytana kurban etmeye hazır çelişkilere gebe büyük bir kargaşanın sarhoşluğuydu ki, evet! İşte kardeşlik belki burada devreye giriyor ve en yakınındakilerin kurtuluşu adına kendisinin acı çekme kararlılığını gösteriyordu. İşte yine o gözlerde bunu görmekteydim ve bir şeylerin kötü gittiğini anlamıştım. O da karamsarlığımı görmüş olmalıydı ki, ellerimi avuçlarına aldı, sıktı.  ‘’Selim. Bir şey söyleyeceğim ama bilmem ki beni anlayabilir misin?’’ dedi sıkıntılı ve kırılgan bir sesle.
‘’Söyle Ağabey,’’ dedim, ‘’eğer biri seni üzmüşse bizim elimiz armut toplamıyor ya! Hakkından geliriz.’’
Bakıp yüzünü buruşturdu. ’’İyi! Kavga edecek olsak kardeşimizden mi yardım isteyeceğim?’’ .
Bu söz hoşuma gitmişti. O an kavga fikri üstüne odaklandığım soruya aldığım bu cevap bu nedenle beni çok sevindirmişti. Onun bazen çıtkırıldım, düşünceli, zarif, etliye sütlüye karışmaktan çekinen, hiç de benim büyüğüm olduğunu göstermeyen farklı bir havası vardı. Hatırlıyorum, şaşkınlığımdan sıyrılır sıyrılmaz, başkaları gözünde kardeş olduğumuz artık iyice anlaşılır diye ummuştum!..
Efendim, daha önce de vurgulamıştım, biz iki kardeş farklı karakterde insanlar olduğumuz için çoğu kere yaşlı başlı insanlar ile bunların arasında çokbilmiş kocakarılar ve bir de öğretmenler halimize bakıp bakıp; ‘’Hayret canım! Hayret ki hayret, aynı ana babanın çocuğu, aynı sütü emmişler, fakat…’’ İşte burada durun! Bu ‘fakat’ lar kadar hayatımda canımı sıkan bir başka sözcük yoktur. O yıllarda böyle sıkıntılı durumlarda ağzımdan ya bir kötü söz çıkardı, ya da ‘’A! Ne ayıp!!’’ diyecekleri bir el kol hareketini yapmaya beni mecbur bırakırlardı. Demek bu olay vesilesiyle hatırladığım o günlerde ağabeyimin bana benzeyebileceği sanısına kendimi kaptırmış olmalıydım. Evet, az önceki sözünü ettiğim olayı yaşarken bir ara ‘’Ah şöyle!’’ diyerek biraderimin koltuk altına başımı soktuğumu hatırlarım.
‘’Peki dedim,’’ sonra ’’öyleyse senin başa çıkabileceğin bir şeyse neden bu sıkıntı?’’
‘’Kavgalık bir durum değil benim sersem kardeşim. Camide Cuma Hutbesinde duyduğum bir şey canımı sıktı.’’ Bunun üzerine ben büyük bir hayal kırıklığıyla elimi avucundan çekip aldım. Günlerden cumaydı ya, o yıllarda da anlamıştım, ağabeyimin ruh dünyasını karıştıran ve onu içinden çıkılmaz düşüncelere sürükleyip, kendisini ilgilendiren asıl uğraşılardan alıkoyan mistik bir kargaşanın nedeniydi bu Cuma Hutbeleri. Bu konu hakkında birşeyler söylemeden önce başkalarının inançlarını tartışıyor gibi görünmekten ve de aynı şekilde kendi inançlarımı tartışmaktan kaçınmak isterim. Yine de şu bilinsin ki alnımızın secde ettiğine, yüreğimizin insan sevgisinde temel olan bir yaratıcı bulunduğu düşüncesini her zaman sıcak bulmuşumdur. Ancak bu imgenin, her toplumun, hatta her insanın fıtratında farklı görünümlerine de saygı duyarım; daha da ötesi inançsızlara da herhangi bir acıma ya da hayranlıktan öte yalnızca cesaretlerinden dolayı, evet, yalnızca bu nedenle soyluluklarına şapka çıkarırım. Şimdi birileri diyecek ki, ‘onlar aşağılıktır…’ Sen onu külahıma anlat, illa ki insanları anlayışlarına göre ayıracaksan asıl kadınları ikinci sınıf vatandaş sayan zihniyet aşağılıktır; Yaradan’ ın mantığına kendi fıkıh kitaplarında son noktayı koyduğuna inananlar aşağılıktır; genel olarak insanları hangi ideolojiden kaynaklanırsa kaynaklansın mücadelesinde öldürme umudu yaşama umudundan ağır basan her güç aşağılıktır; daha ne diyeyim, korkusu sevgiye üstün gelen otorite aşağılıktır!… Bunlar insanların cahilliğinden yararlanır; daha da iğrenci, insanın o saf duygularını kurcalamaktan kendilerine çıkar sağlarlar; maddi olarak bir şey kazanmasa da gururlarını okşatırlar, -libidoları kabarır!- hiçbir şey elde edemezlerse vakitlerini boşa harcadıkları yetmemiş gibi bir de cehennemin odunlarını taşırlar!
O saf insanlardan biri de Ağabeyim’ di. Bir gün yine bir densizin vaazıyla dinlediklerinden etkilenip, sanki uyuşturucu yemiş gibi birkaç gün serseri serseri dolaştığını hatırlıyorum. O sıralar uzay konusuna aklına iyice takmıştı. Hatta Ay’ a ilk adımın görüntülendiği gazete kesiğini nasıl özenle sakladığını ve atmosfer üstüne ne kadar çok kitap karıştırdığını biliyordum. Biz uzayın kafamızda tasarlayamıyorduk; ne yani dünya havada mı duruyordu!… Hangi güç onu döndürüyor, güneşi doğurup-batırıyordu? O zamanlar bazı gazeteler kupon karşılığı cep fotoromanları gibi küçük ansiklopedik fasiküller veriyordu; beş-altı sayfalık bir şeydi, ben resim-altlarını okurdum yalnızca. Bugün dünyanın, insanlığın yaşı konusunda verilen rakamlar bile değişti; teknik ilerliyor elbette. İşte Ağabeyim bu gelişmeleri büyük bir merakla anlamaya çalışırdı. Ben uzay yolculuğu ne demek anlamıyordum ama Ağabeyim’ in defter sayfaları arasına koyduğu astronotların, kraterlerin resimlerine ilgiyle bakardım. Neyse; camide söylendiğine göre bu fotoğraflar düzmece imiş! Müslümanları inançlarından alıkoymak ve bizleri gerici göstermek amacıyla düzenlenmiş gizli servislerin bir oyunuymuş bu görüntüler…
Buna benzer bir anı aynı tazelikle canlanıyor bugün: Ağabeyim kapının önünde, kütüğün üzerine oturmuş düşünceli düşünceli sapanın bıçağı üstünde parmaklarını dolaştırıyordu; başımı alttan getirip yüzüne baktım. ‘’Ne oldu? Neden benimle konuşmuyorsun?’’ diye sordum. Tekrar, ‘’Bu kez ne oldu?’’ dedim, ‘’canım Ağabeyim, lütfen anlayacağım dilde söyle.’’ Ya da konuşmama buna benzer komik bir giriş yaptım. O da, dudaklarının aralanmasına engel olmakta zorlanarak, tebessümünü göstermekten kaçınarak baktı; bıçağın keskin ucu üstünde gezdirdiği parmaklarını çekti, kolunu omzuma doladı, hatta beni sırtımdan tutup göğsüne bastırdı. ‘’Kardeşim benim!’’ deyişini hiç unutmam. Aksi gibi böyle duygusal seremonilerden hâlâ hoşlanmam ya; sarılışımızı uzatmamak için, ‘’Bana sıkıntının nedenini söylemeyecek misin?’’ dedim, ‘’ne oldu?’’ diye üstüne gittim. O da, ‘’Hoca bugünkü hutbede, Müslümanların, Hıristiyanlarla cihat savaşının yaklaştığından söz etti, ya birlik olacakmışız, ya da bizden olmayanlar düşmanımız sayılacakmış.’’ dedi. ‘’Ailenizi davanıza çekin,’’ diyerek uyarmış da; sonra, ‘’Annem bir şey anlamaz, sen ise bazı şeyleri düşünemeyecek kadar küçüksün. Sorumluluğum büyük,’’ diyerek başını kolları arasına gömdü.
O an neler hissettiğimi tam ifade edemeyeceğim, fakat sıkıntıdan göbeğimin kasılışını hâlâ hissederim. Bugünden bakınca, konu bir, söylenilen şey saçmaydı; konu iki, ciddiye alınması daha büyük bir enayilikti. Konu üç; bunun ciddiye alınmasının doğuracağı sonuçların henüz farkında değildim!.. Bu gün o yıllardan farklı olarak konu üç’ ün, toplumları bugün ciddi bir gerilime sürüklediğini görmekten büyük azap duyuyorum. Ancak siz asıl bu açıklamayı yaparken ağabeyimin yüzündeki ifadeyi görmeliydiniz; içinde uğuldayan fırtınanın sesi, gözlerinde öyle bir elem yükü bindirmişti ki!… Sanki kazaya uğrayan geminin yolcuları, mürettebatıyla birlikte batmış da yalnız  bizim kaptan kurtulmuştu. Ya da düşmek üzere olan bir uçağın pilotu, evet; işlerini aşka dönüştüren ve sorumluluğu omuzlarına binmiş, vicdanı ve tevekkülüyle baş başa kalan yöneticinin, başkaları için kendi canını es geçen kahramanlık öykülerindeki son canlı’ nın tasviriydi ağabeyimin durumu. İşte o an insan, bildiğimiz bir canlı olmaktan çıkar, tıpkı ağabeyim gibi, alnı buruşmuş ve gözleri uzaklara dalarak bilinmeze yelken açar. Nitekim yobaz vaizin düşündürttüklerinin bir sonuca varmasını beklerken, ağabeyimin bir ara kararını açıklamasından ürktüm. Sanırım inançları uğruna bizi davar güder gibi yönlendirmeye çalışacağından korktum. Tereddüt ettiğimi görünce kollarıyla yine sıkıca sardı beni. Bağrına bastı. Konuyu değiştirmek için,
‘’Seni hergele seni!’’ dedi şaka yollu, ‘’Bugün yine Ayşe’ ye takılmışsın ha!’’
Bu haberlerin ona nasıl yetiştirildiğine o zamanlar epey kafa yormuştum.
Nereden bilebilirdim Ayşe’ nin Ağabeyimi çok sevdiğini; onunla birlikte olabilmek, onunla konuşabilmek için hiçbir fırsatı kaçırmayarak, özellikle beni şikayete yeltenip yanına gittiğini…?
Arkası yarın…

06 Haziran 2016 - 14:54 'de eklendi ve 1203 kez görüntülendi.
Etiketler :
12.05.2018 TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ 12.05.2018 TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ
30.04.2018 TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ 30.04.2018 TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ
23.04.2018 TARİHLİ  MANİSA’DA  SON DAKİKA GAZETESİ 23.04.2018 TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ
19.04.2018 TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ 19.04.2018 TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ
13.04.2018TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ 13.04.2018TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ
22.03.2018 TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ 22.03.2018 TARİHLİ MANİSA’DA SON DAKİKA GAZETESİ
SON DAKİKA HABERLERİ
google5ddbd6b0541026f5