GEDİZ Kıyılarında Bir Zamanlar-2

GEDİZ Kıyılarında Bir Zamanlar

(1970’li yılların Manisasının Batı yakasında, henüz şehirleşmenin ağırlığını hissettirmediği küçük bir yerleşim yerinde, başlıyor hikâyemiz… Kahramanımız Gediz Kıyıları’ndaki arkadaş eğlenceleri, balık avının hatıralarını anlatıp gelincik tarlalarından okuluna doğru gelmektedir.) =2= Okulda gelişimi başkalarına müjdeleyen ilginç simalar olurdu. Birileri beni gördüğünde nedense yolumu kesmeye davranırdı. O yaşlarda birbirimize yaptığımız güç denemeleri, bugünlerde lise öğrencilerinin yaşıtlarıyla yaptıkları birahane kavgalarına benzerdi. Aşk kavgaları diyemiyorum, o düşmanlıkların ne kadar çetin, rakibini tuzağa düşürmeye yönelik ne kadar hain, ya da coşkulu duygularla gözleri karartan heveslerin kurbanı olunduğuna ben tanığım. Gerçi bu tür kavgalar da şimdilerde kalmadı ya! Bunun gibi, bizim öğrenciliğimiz de bugünkü çocukların kibarlıklarından çok uzak serüvenlerle doluydu. Biz keçilerin, köpeklerin birbiriyle dalaşarak diğeri üstünde egemenlik kurmasının savaş arenalarında eğitildik; yapımız da, bugünkülerin zarif, temiz, sözde görgülü kişiliklerinden, sanırım, biraz uzaktı. Üstümüze kaba kumaştan poturlar giyerdik, ayakkabılarımızın tabanı çıkma lastiktendi, kabara çivilerinin ucu bazen parmaklarıma batardı. Okulun çoğu öğrencisi de benim gibi olanaksızlıklarla büyüyen insanlardı. Yoksulluk perdesini yırtan bir avuç kişi diğer insanlardan farklı olduğuna inandırmışlardı kendilerini, arkadaşlarımızdan bazıları bu tür insanların çocuklarıydı ve aptalca bir seçicilikle öğretmenler tarafından el üstünde tutulurdu. Bir iki tanesine haddini bildirdiğim için Hasan Amca’ ya şikâyet edilmiştim. Ağabeyimle en önemli farkımız işte burada başlıyordu; Ağabeyim onların bazılarına gerçek anlamda yani defter kitap üzerinde ders çalıştırırdı. Eve dönüşte dersin karşılığı olarak bir sepet kömür ya da bir rakı şişesi zeytin yağ, bazen yarım kilo un filan getirirdi. Şimdilerle karşılaştırıldığında epey mütevazı bedeller değil mi bunlar; ama o günlerin şartları böyleydi, örnek verdiğim ders ücretleri hatırlı mallardan sayılırdı. Biz margarini bile ilk teneke kutularda o da lokantaların pencerelerinde görmüştük, sonradan paketlere girdi de ev kadınları bayram etti. Şimdiler de o kutulardan hala saksılık yapılıyor mu merak ederim. Okula gelişimi anlatıyordum değil mi; evet, arkadaşlarımdan bazıları okula gelişimden pek de mutlu olurlardı. Ben biraz eksik kilo olduğum için kolay lokma görülürdüm. Ancak zıpırlığımla baş edemezlerdi. Özellikle benimle ağız dalaşına girmekten kaçınırlardı. Sonra, ne anlama geldiğini pek bilmediğim özellikle belden aşağı konuşmalar üstüne sözcük hazinemin de gelişmiş olduğunu söylemeliyim. Bu alışkanlığımı köyde edindim; arkadaşım olmadığından başkalarının kendi aralarındaki oyunlarından dışlanırdım. Meğerse babam, köyün bazı adamlarınca, ‘’belalısı’’ sınıfına giren kavgalar yaşadığından diş bilenirmiş; çocuklar da o hınçlarını bana akıtırlardı. Bu nedenle kavga ortamına alışıktım; bir de yakası açılmadık sözlere... Sınıfta, guruplaşma olmasa da hasmını arayan geyikler gibi ufak sürtüşmelerle birbirini tartan çekişmeler yaşanırdı. Göze kestirilenlere sonradan gösteriş yapmak için ‘’yoklama’’ çekilirdi; yere sermek için zaman kollanırdı; bazen kız arkadaşlara, bazen çocuğun kendi egosunu tatmin için söz düellolarına girişilir ve sonra belirlenen yer ve zamanda gerçek yumruk düellosu yapılırdı. O zamanlarda attığım dayaklar kadar yediklerimi de zevkle anarım! Keşke o yıllardan çekilmiş fotoğraflarımız olsaydı da tatlı anılarımı canlandırmakta hafızama güç verebilseydiler. Bizler oldukça kavgacıydık sanırım, kendi içimizde birbirimize karşı olduğu gibi işe koşulduğumuz anlarda bile hırçın, delifişek özelliklerimizi öne çıkartmaya bayılırdık... Sorarım size, beden eğitimi derslerinde ağaç köklerinin topraktan sökülmesi için baltalarımızla, küreklerle yaptığımız çalışmanın bugün artık örneği bulunabilir mi? Anlatayım: Bir ara okul bahçesindeki zeytin ağaçlarının kesilmesi ve topraktan temizlenmesi için elbirliğiyle işe girişmiştik. Pek çok sınıf arkadaşım gürbüz çocuklardı. Ne de olsa burası kök olarak bağcıların, oduncuların, çömlekçilerin, hayvancıların oluşturduğu bir kasabaydı. O gün biraz da öğretmenlerimizin gözüne girmek için kendi işlerimizde dökmediğimiz teri vücudumuzdan boşaltmıştık. Sonra top oynamamıza izin verdiklerinde, iki üç saat deli danalar gibi ayrıca koşturmuştuk. Öğretmenlerimden bazıları da tuhaf insanlardı. Özellikle biri, eğer aylakça yürüyorsam ki çoğu kez böyle yürürdüm, ta karşıdan adımlarımı hızlandırmam için, Seli-im! diyerek bana bağırırdı. İnanın daha karşıdan adımı top gürlemesi gibi patlatırdı. Herkesin duyacağı biçimde okul avlusunda sesi yankılanırdı. Bir diğer öğretmen, nur içinde yatsın, resim dersinde başımın hemen üstünde olur, karalamalarımı seyrederken, gülmesini saklamak için elini ağzında tutardı. Okuma ödevlerinde bir şey yapamazdım. Doğrusu derslerle pek ilgim yoktu. Örneğin Türkçe dersinde ne cümle kalıplarının, ne hecelemelerin altından kalkabiliyordum. Ama serserilikte üstüme yoktu. Sınıfta en çok Ayşe’ ye kendimi göstermek isterdim. Ne şirin bir kızdı o. Hasan Amca’ nın torunuydu. Bu yüzden ben de ailesinden sayılırdım değil ama! Ancak Ayşe böyle bir bağlantı kurmama, '‘Kardeşim!'’ diye ona sarılmama karşı çıkardı hep. Ayşe’ nin çift örgülü saçları vardı. Kumraldı. Yeşil gözlüydü. Saçlarının alnına düşen perçemi gözaltına dek inerdi. Beni gördüğünde nedense başını çevirirdi. Sanırım gönlü bana yanıktı. Bunu belli etmemek için aksi davranıyordu. Ya da kendimi bu düşüncelerle teselli ediyordum. Üstelik üstüne gitmekten zevk alıyordum. O da bana ‘kapat çeneni!’ der gibi sinirli sinirli bakardı çoğu kere. Ben Ayşe’ ye karşıdan kâğıt, çıra ya da laf atarken bu davranışlarıma yalnız o değil başkaları da esefle karşılıyordu! Sıramın hemen önünde sürekli saçlarını çekiştirdiğim Dilek bana kızıyordu o zaman. ‘’Aman!’’ diyordu, ‘’onda ne buluyorsun bilmem.’’ ‘’Sen çok güzelsin Dilek. Hiç ona benzemiyorsun.’’ ‘’Öyleyse karşıdan deli divaneler gibi ne bağırıyorsun ona.’’ ‘’Bana anneannesinin el işlerinden birkaç örnek göstereceğini söylemişti. Hatta evden çıkarılmalarına izin verilmediği için gizlice söğüt altında buluşup öyle bakarız dedi.’’ ’Söğüt altında mı?’’ ‘’Evet. Senin anneannenin öyle dokumaları var mı?’’ ‘’Bir sorayım. Ama söğütlerin altında baş başa oturmak istemiyorum.’’ Dilek bana iyi davranırdı. Benim koca kafalılığım ki bu dangalaklık anlamında değil, fiziki yapım böyleydi, alay etmezdi. Büyük olasılıkla ya kavga ederek kendisine zarar vermemden ürkerdi ya da günün birinde söğütlerin altına yolu düştüğünde elinin altında olmamı isterdi. Ben yalnız kalmamız için ısrar edince, bir ‘’Gel-mi-yo-rum!’ deyişi vardı ki, ‘’bekle canım; birkaç ay sonra, sıcaklar iyice bastırsın da...’’ der gibi müstehzi gülümseyişiyle beni daha da cesaretlendirmek ister gibiydi. Bir kişi daha çocukluk tavırlarımdan kurtulmam için çok çaba harcamıştı; bu Şevki Hoca’ ydı; hayatımı yönlendirmekteki önemli katkısı üstünde daha sonra birkaç sözcükle duracağım. (Arkası yarın)
04 Haziran 2016 - 15:59 'de eklendi ve 1357 kez görüntülendi.
Etiketler :
İLGİLİ HABERLER